Bazı ateşler vardır. Eline aldığını yakar, iz bırakır, kül eder. Bazı ateşler ise sadece ısıtır. Yakmaz ama soğuğu çözer. Kadim bilgelikler, gerçek gücün ikinci türden olduğunu söyler. Çünkü yakmak kolaydır; ısıtmak ustalık ister.
Arda, gücün ne demek olduğunu uzun süre yanlış anlamıştı. Ona göre güçlü olmak, karşılık vermekti. Yükselen sese daha yüksek sesle cevap vermekti. Kırılan kalbi, daha sert sözlerle onarmaya çalışmaktı. Çünkü çevresinde böyle görmüştü. Güç, genelde gürültülüydü.
Okulda biri laf attığında susmak zayıflıktı.
Haksızlığa uğradığında sakin kalmak, eziklikti.
Öfkesini tutmak, korkaklıktı.
En azından ona böyle öğretilmişti.
Bir gün teneffüste yaşanan küçük bir tartışma, Arda’nın içindeki ateşi ortaya çıkardı. Bir arkadaşı, istemeden yaptığı bir hatayı alaycı bir cümleyle süslemişti. Çok büyük bir şey değildi. Ama Arda’nın içinde bir düğmeye basmıştı. Cevabı sert oldu. Sözleri kırıcıydı. Çevrede sessizlik oluştu. Tartışma bitti ama geride ağır bir hava kaldı.
Kadim bilgelikler der ki:
Bazı zaferler, kazandığın anda kaybettirir.
Arda o gün “haklı”ydı. Ama güçlü hissetmiyordu. İçinde bir huzur yoktu. Sanki kendi içinden bir şey koparmış gibiydi.
Akşam eve dönerken yol kenarında yaşlı bir adamın kuru dalları budadığını gördü. Adam, ağacın dallarını tek tek, dikkatle kesiyordu. Ne acele vardı ne sertlik. Arda izledi. Dayanamayıp sordu:
“Bu kadar yavaş olunca bitmiyor mu?”
Adam gülümsedi:
“Hızlı kesersen ağacı incitirsin. Ama ben ağacı değil, fazlalığı alıyorum.”
Bu cümle Arda’nın içinde bir yerde durdu.
Kadim bilgelikler, gücün zarar vermeden sınır çizebilmek olduğunu söyler. Ama bu bilgi, yaşanmadan yer etmez.
Ertesi gün okulda benzer bir durum oldu. Bu kez bir eleştiri geldi. Arda’nın içi yine ısındı. Cevap hazırdı. Ama o an durdu. Nefes aldı. İlk kez kendine şu soruyu sordu:
“Ben güçlü olmak mı istiyorum, yoksa haklı görünmek mi?”
Bu soru, ateşi yavaşlattı.
Sakin bir sesle konuştu. Sınırını koydu. Kırıcı olmadı ama geri de çekilmedi. Karşısındaki şaşırdı. Tartışma büyümedi. Dağılmadı. O an Arda şunu fark etti:
Güç, karşısındakini ezmek zorunda değildir.
Kadim öğretiler der ki:
Gerçek güç, kontrolsüz olanda değil;
kendini tutabilende görünür.
Hayat boyunca insanlar seni zorlayacak. Sözleriyle, tavırlarıyla, haksızlıklarıyla. Ve her seferinde önünde iki yol olacak:
Yakmak ya da ısıtmak.
Yakarsan, etrafında kül oluşur.
Isıtırsan, alan açılır.
Arda artık şunu biliyordu:
Bağırmamak güçsüzlük değil.
Sakinlik, korku değildir.
Kırıcı olmadan net olmak mümkündür.
Ve asıl güç, başkasını incitmeden kendini savunabilmektir.
İşte burada soru belirir:
Kontrol kimde?
Öfken yükseldiğinde, seni o mu yönetiyor?
Yoksa sen mi onu yönetiyorsun?
Başkalarının davranışı, senin elinde değildir.
Ama verdiğin tepki, tamamen senin alanındır.
Kadim bilgelikler, insanın en büyük savaşının dışarıda değil; içeride verildiğini söyler. Ve bu savaşı kazananlar, en sessiz olanlardır.
Arda artık her şeyde sakin değildi. Hâlâ öfkeleniyordu. Hâlâ zorlanıyordu. Ama artık şunu ayırt edebiliyordu:
Kırmak başka, durmak başkaydı.
Susmak başka, bilinçli sessizlik başkaydı.
Ve her seferinde kendine şunu hatırlatıyordu:
“Ben ateş olmak zorunda değilim.
Ben sıcaklık olabilirim.”
Hadi gel.
Gücünü bağırarak kanıtlama.
Kendini savunurken başkasını incitmek zorunda olmadığını hatırla.
Sınırlarını çiz, ama yıkmadan.
Çünkü hayat,
sert olanı değil;
dengeyi kurabileni uzun süre ayakta tutar.
Ve gerçek güç,
kırıcı olmadan da var olabilir.




Yorum bırakın