Bazı kayalar vardır. Yüzyıllarca denizin ortasında durur. Dalgalar vurur, rüzgâr aşındırır, tuz yakar. Ama kaya yerindedir. Sonra bir gün, dalga değil; küçük bir çatlak içeri sızan suyla genişler. Kaya parçalanmaz; içten çözülür. Kadim bilgelikler, insanın da böyle yıkıldığını söyler.

Çoğu zaman bağırarak değil,
Bir cümleyle.

Elif bunu ilk kez fark ettiğinde on altı yaşındaydı. Sınıfta söz almıştı. Aslında düşüncesi netti. Günlerdir aklında taşıdığı bir fikirdi. Konuşurken sesi titremedi. Ama cümlesi bittiğinde arka sıralardan biri fısıldadı:
“Ne saçma.”

Sadece iki kelimeydi. Ne bağırış vardı, ne hakaret. Ama Elif’in içinde bir şey yer değiştirdi. O an kimse bir şey demedi. Öğretmen devam etti. Ders bitti. Gün aktı. Ama o iki kelime, Elif’in zihninde defalarca tekrar etti.

Kadim bilgelikler der ki:
İnsanı yaralayan söz, söylenen değil;
içeride tutulan sözdür.

Elif eve gittiğinde aynaya baktı. Kendisini değil, o sözü gördü.
“Saçma.”
O günden sonra derste daha az konuştu. Fikirleri geldi, ama çıkmadı. İçinden geçen cümleleri, daha ağzına varmadan yargıladı.

Dışarıdan bakıldığında sorun yoktu. Kimse onu susturmuyordu. Kimse engellemiyordu. Ama Elif, başkasının sözüne içinden yer açmıştı. Ve o söz, orada büyümüştü.

Kadim öğretiler şunu söyler:
Başkasının sözü,
sen kabul etmeden senin olamaz.

Ama bunu bilmekle yaşamak aynı şey değildir.

Bir gün okul bahçesinde, Elif yaşlı bir öğretmenle yan yana oturdu. Öğretmen, elindeki eski bir kitabın sayfalarını çevirirken konuştu:
“İnsanlar sana ne söylerse söylesin,” dedi,
“asıl soru şu: Sen kendinle nasıl konuşuyorsun?”

Elif cevap vermedi. Çünkü cevabı biliyordu.

O akşam odasında otururken düşündü. Hayatında onu en çok etkileyen cümlelerin çoğu, başkalarından gelmemişti. Başkaları sadece kapıyı aralamıştı. Asıl yıkımı, o cümleleri tekrar ederek kendisi yapmıştı.

Kadim bilgelikler, insanın dünyada iki alanı olduğunu söyler:
Kontrol edebildikleri
ve edemedikleri.

Başkalarının ne söylediği,
ilk gruba girmez.

Ama o sözlere ne anlam verdiğin,
tamamen senin alanındır.

Elif bunu fark ettiğinde rahatlamadı. Çünkü farkındalık, bazen ağırdır. Ama içten içe bir güç de taşır.

Ertesi hafta bir sunum vardı. Elif yine söz alacaktı. İç sesi hemen konuştu:
“Yine birileri bir şey der.”
Bu kez durdu. Kendine şunu sordu:
“Ben, bir başkasının ağzından çıkan ses miyim?”
Cevap sessiz ama netti: Hayır.

Sunum mükemmel değildi. Bazı cümleleri karıştı. Birkaç kişi ilgilenmedi. Ama Elif, konuştu. Ve konuşurken şunu fark etti:
Başkasının sözü,
ancak sen onunla birlikte yıkılırsan güçlenir.

Kadim bilgelikler der ki:
Rüzgâr herkes için eser.
Ama kökü derinde olanı deviremez.

Hayat boyunca insanlar konuşacak. Beğenecekler, küçümseyecekler, yanlış anlayacaklar. Çünkü bu onların doğası. Ama insan, kendi değerini başkalarının ağzına bıraktığında, içindeki direksiyonu da bırakmış olur.

İşte kritik soru burada belirir:
Kontrol kimde?

Biri seni över, mutlu olursun.
Biri eleştirir, dağılır mısın?
Biri susar, kendinden şüphe mi edersin?

Eğer duyguların, başkalarının cümlelerine göre yön değiştiriyorsa,
kontrol sende değildir.

Ama kadim bilgelikler, insanın gerçek gücünün sessiz olduğunu söyler. O güç, her söze cevap vermek değildir. O güç, her sözü içeri almamaktır.

Elif artık şunu biliyordu:
Her duyduğu cümle,
onun gerçeği olmak zorunda değildi.

Ve insan,
başkasının sözüyle değil;
kendi sessiz duruşuyla ayakta kalır.

Hadi gel.
Duyduğun her cümleyi kalbine alma.
Dinle, tart, bırak.
Ama kendini, başkasının diline teslim etme.

Çünkü hayat,
başkalarının ne dediğini taşımak için değil;
kendi yolunu, kendi sesiyle yürümek için verilmiş bir yolculuktur.

Yorum bırakın

Popüler